29 01 2012

sarhoşluğum...



sen benim sarhoşluğumsun...
ne ayıldım, ne ayılabilirim,
ne ayılmak isterim.
başım ağır, dizlerim parçalanmış
üstüm başım çamur içinde
yanıp-sönen ışığına düşe kalka giderim.

Nazım Hikmet Ran

30 12 2011

Gördün mü gülüm....

Benim en büyük kudretim 
Senin sahiden şehrimde olduğunu bilmek 
Hatta şuan ıslak şehrimde geceliğin ile balkondasın 
Bende dokunmaya çalışıorum ince parmaklı ellerinle 
Kaldır öpülesi anlını ve bak bana 
Yoroz değil kararan 
Yüzümde ışından ayrılmanın kederi 
Biraz da işte geldik gidiyoruz un hüznü var 
Ama gördünmü gülüm 
Bir tek gözlerin değişmedi yine 
Bir tek..



gözlerin...!

05 07 2011

Onu Sevdiği Aklına Gelince

O gece havanın durumu haleti ruhiyesini yansıtıyodu adeta sıak bir havaya eklenen rüzgar, onun gibi basık sıkkın bi izlenim bırakıyodu insanoğlunda.
Cebinde biletiyle evde otobüs saatini bekliyo doğası gereği bekleyemiyo erkenden hazırlanıyo evde mehtercilik oynuyodu bir ileri iki geri, erkendi daha otobüs yazhanesinde beklemekte sıkıcıydı evde beklemekte darlamıştı bünyesini,dayanamadı otobüsün kalkmasına daha 3 saat varken attı kendini dışarı.
Havada rengini iyice beli etmişti hafiften sokak taşları ıslanıyodu, köşe başındaki bakkalda bikaç sigara eşliğinde sohbet etti sıkıcı ama abdurrahman çelebiydi yarım saat sonra yağmur tam rüştünü ispatlamışken hissetmek için yağmuru attı kendini caddeye ağır adımlarla istanbulun pezemenki istiklal caddesine kat etti.
Caddede insanlar,caddede sevgililer,caddede seyyar satıcılar,caddede sarhoşlar,caddede fahişeler,caddede işine gidenler,caddede evine dönenler,caddede ıslak insanlar, tüm bunları düşüne düşüne yarıladı caddeyi şaka maka otobüsün kalkmasına 2 saat servisin kalkmasına 1 saat kalmıştı gümüşsuyuna ne kalmıştı peki;
İnsanı çığrından çıkartıcak düşünceler arasında vardı gümüşsuyuna, kendini beyaz saçlı bir amcanın kullanıdığı bir servisle önce kavacığa ardından başka bir beyaz saçlı amcanın kaptan şöforlüğüyle Ankara ya attı.
Ankara sabahı yine serin yine renksiz yien tek tip insanlar yine sıkıcı yine ağız dolusu bir küfürü hakediyor önce işleri halletti özenli ve düzgün daha sonra şehir merkezine merhaba dedi karnını doyurmak için bi restoranta oturdu güzel bi kayıntıdan sonra bi çay söyledi sigarasından bir duman çayından alduğı bir yudumun ardından onu sevdiği aklına gelince

Seviyorum ulan seni yazmak yerine
oturup neler yazdı vay amk..

03 04 2011

İki Erik Tanesi..!




bir düştü gördüğümüz en güzelinden,

ve bir kış türküsü,

acımadı, uyandırdı bizi aniden…

gözlerini düşünüyorum bu gece. bu gece bana neler yaptığını düşünüyorum eşsiz gözlerinin.

içimi eriten bakışlarını düşlüyorum şimdi.

ne de mutlu bir hikâye uydurmuştuk ikimize. bizim için biçilmiş kaftandı bu aşk, giydik üstümüze.

meğer modası geçmiş giysilerimizin.

meğer modası geçmiş kokularımızın, tenimizin.

[oysa ben her daim tapabilirdim boynundaki ekşi vişne kokusuna]

her daim içime çekebilirdim. nefes alıp verme eylemimi sonlandırmaya dahi hazırdım içimde kalasın diye.

oysa ne de çok istemiştim ikimiz adına ümitle bakabilsin gözlerin diye.

meğer aşkı yaşarken ağıtını yakmak gerekiyormuş. meğer ne çok sevdiğinin bilincine beraberken varmak gerekiyormuş…

yosunlu denizlerden çıkardığım, tek tek öpüp güneş doğmadan boşluğuna yerleştirdiğim o iki koca kahverengi erik taneleri…

gözlerin…



sabah gülümsediğinde dudağının kenarında bir –seni seviyorum- asılı iken, ne mutlu ederdi beni bakışların… okyanuslarda kaybolmuş kadar mutlu olurdum…

oysa şimdi kaybolmuş bir haz yaşatmıyor bana. şuan nefret ediyorum öpüşmekten.

gece oluyor pencerede… seviyorum üstelik gece oluşunu. gün doğarken ağır ağır göğsümün üstünden neşterle kesip atıyorum seni. her gün biraz daha. her gün biraz daha umutla. çünkü biliyorum ki mutluluğa dönüş için acıyı hakkıyla çekmek gerek…

nefes alışlarım yavaşlıyor bu küçük bayat şarap koka odada. gözlerim bir bıçağın yansımasında… ölüme sesleniyorum senin için… gözlerini çalıp getirse bana şimdi bir akbaba… ve avucumda gözlerinle kapasam gözlerimi… büyük terk edişten önce görebilsem dünyamın tek gerçeğini…

oysa şimdi elimde bir fotoğraf. sabit bakışların. ara sıra doluyor gözlerin. ya da ben ağladığım için bulanık görüyorum. ama hissediyorum, acını kederini… bir zamandan sonra ölüyor gözlerin ve avucumda sıkıyorum resmi sıyırıp atarken göğsümdeki izini… ve tekrar iman etmek iki koca kahverengi erik tanelerine. güneşin bir sonraki doğuşuna kadar…

ve son söylemek istediğim, hiç bir şey koymadı bana, bunca yaşanandan sonra aramızda sadece boşluk olduğunu anlamak kadar…

beni neden seviyorsun ki böyle? aramızda ne var demiştin ya.

boşluk var…

sadece gözlerinle dolabilen bir boşluk…

sadece ekşi vişne kokusuyla dolabilen bir boşluk…

sadece acımla dolan bir boşluk…

ve tüm sular dinginleştiğinde, her yerin güneşi doğduğunda ve bir bebek sabahın ilk ışıklarında ağladığında, hatırımda kalan tek şey gözlerin dudağımın kenarında asılı kalan bir sigarayla.

iki koca kahverengi erik taneleri…

21 08 2010

Bir evet yeter..!



gün gelir gidersen çok şey istemem
bir resim, bir çiçek, bir anı yeter
senden bir teselli bil ki beklemem
bir şişe, bir kadeh, bir şarkı yeter

istemem bir gölge düşsün sevdama
razıyım ömrümce gönül yarama
beni öldürmeye hançer arama
bir mektup, bir mendil, bir veda yeter

oysa çok değildi isteğim senden
bir ümit, bir ışık, bir evet yeter
başka bir hazine beklemem senden
bir bakış, bir gülüş, bir buse yeter

istemem bir gölge düşsün sevdama
razıyım ömrümce gönül yarama
beni öldürmeye hançer arama
bir mektup, bir mendil, bir veda yeter...